· Cumhuriyet
Dünya tahvil piyasalarında yaşanan sarsıntılar, “Ufukta bir borç krizi mi var” sorusunu gündeme getirdi.
Bütün Cumhuriyet arşivi her yerde ve her an yanınızda! İster telefondan, ister bilgisayardan. Cumhuriyet Arşiv 1930 Yılından Bugüne 5.485.115+ Haber Kupürü App Store Google Play 50 BİN + İndirme Size En Uygun Paketi Seçin 4.5 değerlendirme Abonelik Seçeneklerini İnceleyin Edebiyatın. Kültürün Nabzı Kitap dünyasına açılan kapınızı aralayın! En sevdiğiniz kitapları indirimli fiyatlarla keşfedin ve hayal gücünüzü genişletin.
Takip Et: Paylaş: Menü Giriş Yap Kayıt Ol eGazete Giriş Okuma Listem Gündem Yazarlar Çizerler Resmi İlanlar Oyun Siyaset Ekonomi Dünya Spor Yaşam Cumhuriyet'in Egesi Kültür Sanat Cumhuriyet Pazar Sürdürülebilirlik Cumhuriyet Kitap Gurme Sağlık Bilim ve Teknoloji Moda Eğitim Gezi Çevre Otomotiv İş Dünyası Kategoriler Astroloji Uygulamalar Hava Durumu Namaz Vakitleri --> Ufukta bir borç krizi mi var? Takip Et: Paylaş: Menü Giriş Yap Kayıt Ol eGazete Giriş Okuma Listem Gündem Yazarlar Çizerler Resmi İlanlar Oyun Siyaset Ekonomi Dünya Spor Yaşam Cumhuriyet'in Egesi Kültür Sanat Cumhuriyet Pazar Sürdürülebilirlik Cumhuriyet Kitap Gurme Sağlık Bilim ve Teknoloji Moda Eğitim Gezi Çevre Otomotiv İş Dünyası Kategoriler Astroloji Uygulamalar Hava Durumu Namaz Vakitleri --> Ufukta bir borç krizi mi var? Cumhuriyete Özel Kayıt Ol Giriş Yap --> Takip Et: Paylaş: Ergin Yıldızoğlu Son Köşe Yazıları Ufukta bir borç krizi mi var? 07.09.2026 04:00 Güncellenme: 07.09.2026 04:00 Takip Et: Dünya tahvil piyasalarında yaşanan sarsıntılar, "Ufukta bir borç krizi mi var" sorusunu gündeme getirdi. OECD ülkelerinde hükümetler ve şirketlerin 2026'da tahvil piyasalarından yaklaşık 29 trilyon dolar borçlanması bekleniyor; bunun büyük bölümü eski borçların çevrilmesi için. OECD ülkelerinin merkezi hükümetlerinin mevcut tahvil borcu stoku 61 trilyon dolara ulaşmış. Japonya'da 10 yıllık tahvil faizi 30 yıl sonra ilk kez yüzde 3'ü aşarken ABD'de 10 yıllık hazine faizi yüzde 4.8'e yaklaşarak son yılların zirvesine çıktı; 30 yıllık ABD tahvili faizi yüzde 5.3'ü aştı.
ekonomDünya ekonomisi son otuz yılda kabaca şöyle işledi: Çin, ABD devlet tahvillerini satın aldı, gelişmekte olan ülkelere kredi verirken (sermaye ihraç ederken) dünya pazarına giderek daha fazla mal sundu; Japonya düşük faizlerle biriken tasarruflarını dünyaya ihraç etti; ABD ise dünyanın en büyük tüketicisi ve dolar ile küresel finans sisteminin merkezi olarak bu sermayeyi emdi. Amerikan ekonomisi küresel üretim ile finans arasındaki bu özel ilişkiden beslendi. Amerikan ekonomisi küresel üretim ile finans arasındaki bu özel ilişkiden beslendi. Şimdi bu ilişkinin iki ayağı aynı anda aşınıyor.
Japonya'da 10 yıllık devlet tahvili faizi yüzde 3'ün üzerine çıktı. Yıllarca dünyanın başlıca ucuz para kaynağı olan Japonya'da "carry trade" (2 trilyon dolar) çözülüyor, sermayenin bir bölümü ülkeye dönüyor, ABD tahvillerine talep azalıyor. Amerikan borçlanma maliyetleri yükseliyor.
ABD'nin sorunu daha temel. Washington Çin'e bağımlılığı azaltmak, sanayiyi ülkeye geri getirmek, savunma harcamalarını, kamu yatırımlarını artırmak istiyor. Washington Çin'e bağımlılığı azaltmak, sanayiyi ülkeye geri getirmek, savunma harcamalarını, kamu yatırımlarını artırmak istiyor; fakat bunları 40 trilyon doları aşan bir borç yükü üzerinde gerçekleştirmesi gerekiyor. Üstelik eski küresel düzenin sağladığı ucuz yabancı sermaye artık aynı ölçüde istekli değil. Amerika'nın ekonomik, siyasi ve askeri üstünlüğünü korumanın maliyeti artıyor.
Çin'de devasa üretim kapasitesi karşısında yetersiz iç talep sorunu var. Tasarrufların içeride emilebileceği alanlar daralırken ihracatın önemi artıyor. Çin, klasik bir aşırı üretim krizinin basıncını yüksek rekabet gücüyle dünya ekonomisine, özellikle de merkez ülkelerin ekonomilerine aktarıyor. Böylece küresel kapitalizmin kronik aşırı üretim eğilimi yeniden güçleniyor.
Neoliberal inanca göre, piyasa kaynakları daha etkin dağıtıyor ve mali disiplin istikrar sağlıyordu. Oysa bugün devletlerin gereksinimleri ters yönde gelişiyor: Artan savunma harcamaları, yaşlanan nüfus, enerji dönüşümü. İklim yatırımları, yeniden gündeme gelen sanayi politikası ve yapay zekâ altyapısı devasa kaynaklar gerektiriyor. Vatandaşlar da "öfkeli"! Buna karşılık kamu borçları tarihsel olarak yüksek, tahvil piyasaları daha yüksek faiz talep ediyor.
Bu durumda neoliberal reçete-bütçe disiplini, harcama kesintileri ve kemer sıkma-zaten yetersiz olan toplumsal talebi daha da daraltıyor. Bu durumda neoliberal reçete-bütçe disiplini, harcama kesintileri ve kemer sıkma-zaten yetersiz olan toplumsal talebi daha da daraltıyor, kamu hizmetlerini geriletiyor, gelir dağılımını bozuyor, vatandaşların öfkesini büyütüyor. Hükümetler reçeteyi uygulamadığında ise tahvil piyasaları faizleri yükselterek yatırım, üretim ve tüketimin maliyetini artırıyor. Neoliberal model ile ekonomik ve toplumsal istikrar arasındaki çelişki keskinleşiyor.
Fransa bu açmazın çarpıcı bir örneği. Borçlanma maliyetleri yükselirken hükümetin mali hareket alanı daralıyor; "kemer sıkma" ise seçim ortamında ateşe benzin dökmek gibi. Merkez partileri iki ateş arasında kalıyor: Tahvil piyasalarını yatıştırmak için topluma bedel ödetmek veya piyasanın güvenini kaybetmek.
Tam bu noktada "süreç olarak faşizm" k avramı önem kazanıyor. Ekonomik ve toplumsal-ekolojik kriz derinleştikçe önce mevcut siyasal temsil mekanizmalarının meşruiyeti aşınıyor; ardından toplumsal hoşnutsuzluk faşist hareketler tarafından örgütleniyor. Ekonomik ve toplumsal-ekolojik kriz derinleştikçe önce mevcut siyasal temsil mekanizmalarının meşruiyeti aşınıyor; ardından toplumsal hoşnutsuzluk faşist hareketler tarafından örgütleniyor, ırkçı-faşist propaganda seçim sistemi içinde normalleşiyor, faşist parti devlet iktidarına talip olacak noktaya geldiğinde de büyük sermayenin temsilcileriyle uzlaşma kanalları açılıyor.
Tarih bize şunu gösteriyor: Tahvil piyasalarının baskısı, bir borç krizinin toplumsal etkileri kaçınılmaz olarak faşizmi beslemez. Güçlü bir sosyal demokrat-sosyalist cephe, süreci başka bir yöne çevirebilir. Fransa bugün tam da bu kavşakta. Büyük sermaye, olası bir sol koalisyona karşı bir faşist koalisyonu desteklemeye hazırlanıyor.
Siyasette etik-ahlaki tutum, ufuk çizgisini karartacak noktada desek pek de yanlış olmaz.
Şaşırtan suskunlukların nedeni herkesin bir kaşık aldığı günahlardır.
“Kürt meselesi” çözümleri çerçevesinde bugün tartışılan konular, aslında 2013’te tartışılmıştı.
Dünya tahvil piyasalarında yaşanan sarsıntılar, “Ufukta bir borç krizi mi var” sorusunu gündeme getirdi.
AKP hükümetinin köprüleri ve karayollarını özelleştirmekle ilgili geçen hafta aldığı kararlar, özelleştirme konusunun yeniden gündeme gelmesini sağladı.
Emekli Tuğamiral Türker Ertürk 20 gündür tutuklu. Yarın hâkim karşısına çıkacak. Neden tutuklu? 3.5 yıl önce yaptığı bir siyasi değerlendirme nedeniyle!
İklim değişikliği dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan. Bu sorunu yaratan da dünyanın ortalama sıcaklığının giderek yükselmesi yani küresel ısınma.
Akşamın sonunda kızlar birbirlerine sarılırken ekrana bakıp uzun süre gülümsedim.
26 Ağustos sabahı Nepal’de hızla eriyen bir buzulun kırılması büyük bir sel felaketine yol açtı: 930’dan fazla insan öldü. 26 Ağustos sabahı Nepal’de hızla eriyen bir buzulun kırılması büyük bir sel felaketine yol açtı: 930’dan fazla insan öldü, yaklaşık 4 bin kişi kayboldu.
Daron Acemoğlu liberalizmin ve demokrasinin krizini tartışıyor, liberal demokrasiyi kurtarmanın yollarını arıyor, YZ alanında teknolojik iyimserliğe de katılmıyordu.
The Economist’in Daron Acemoğlu’nu hedef alan saldırısı gerçekten çirkindi.
Geçen hafta AKP iktidarının 25 yılında yaşanan, ekonomik gelişmelere, AKP’nin siyasi pratiğine ilişkin çok aydınlatıcı değerlendirmeler yayımlandı.
Bir yanda kontrolden kaçmış bir iklim krizi, öbür yanda “kafeslerinden kaçan” YZ ajanları.
ABD’de kasım seçimleri yaklaşırken siyasetin dili de sertleşiyor.
“Barış ve demokratik toplum süreci”, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” başlıklı içeriği belirsiz bir belge üzerinden ilerleyecek.
İran savaşı, Körfez ülkelerini, Irak’ı, Lübnan ve Ürdün’ü etkiliyor.
Kapitalist demokrasilerinde, sokağın enerjisi parlamentoda temsil edilir. Ya “süreç olarak faşizm” içinde ilerleyen rejimlerin altına?
New York’ta demokratik belediye seçimlerini sosyal demokrat Mamdani’nin, sosyalist adayların ön seçim zaferlerinin ardından, Trump rejimi “komünizmle mücadele” bayrağı açtı.
Hazirandaki mutabakatla kısa süreliğine duran savaş dört hafta geçmeden yeniden başladı, çatışmaların şiddeti artıyor. Hazirandaki mutabakatla kısa süreliğine duran savaş dört hafta geçmeden yeniden başladı, çatışmaların şiddeti artıyor, alanı Babülmendep Boğazı’na doğru genişliyor, Pentagon’un parası, füze stokları hızla tükeniyor, süreç bir işgal girişimi felaketine doğru tırmanıyor.
Tartışmalar çoğu kez 15 Temmuz gecesinde yaşananlara, aktörlerin polisiye dökümüne, gerçekti-kurguydu ikilemine sıkışıyor.
“Süreç olarak faşizm” içinde bir aşamada rejim iki yaşamsal sorunla karşılaşır. .
NATO’nun Ankara zirvesi geldi, yüzlerce tutuklunun üzerinden geçerek gitti.
NATO toplantısı gerekçesiyle hak ve özgürlükler üzerinde devlet baskısı arttı.
İBB davaları sürüyor, İmamoğlu 9 Temmuz’da ne olacak, operasyon mu var diye soruyor.
Amerika’da başkanlar görevi devralırken hemen her zaman John Winthrop’un ünlü, “Yeni Kudüs”, “istisna ülke”, “aşikâr yazgı” (manifest destiny) vaazını (1630) anarlar.
NATO Ankara Zirvesi, ittifakın stratejik yöneliminde yapısal bir değişimi yansıtıyor.
Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu’nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor.
7 Haziran 2026’da Versay Sarayı’nda ve Tahran’da eşzamanlı imzalanan 14 maddelik İslamabad Mutabakatı, İran-ABD savaşını resmen durdurdu
Sonuçta yeni Apartheid, duvarlarla değil, yaşamın dolaşımını düzenleyen görünmez mekanizmalarla kuruluyor. Bir tarafta sermaye, veri, mineraller ve su için sınırsız hareket; diğer tarafta insan için sınırlı hareket, sınırlı hak, sınırlı nefes. Küresel düzenin hakikati şu: Artık-değer çevrede üretiliyor, fakat yaşamın güvenliği merkezde korunuyor. Bu yüzden Apartheid artık küresel; sermayenin düzeni ise hem ekonomik hem biyopolitik hem de biyo-ırkçı.