· Cumhuriyet
John Everett Millais’nin “Ophelia” tablosunda ölüm, doğanın olağanüstü güzelliğinin ortasında sessizce gerçekleşir. Ancak suyun üzerinde yalnızca Shakespeare’in erkeklerin kararları arasında sesini kaybeden Ophelia’sı değil, tablo için soğuk bir küvette saatlerce poz veren. Kendi sanatçı kimliği…
Bütün Cumhuriyet arşivi her yerde ve her an yanınızda! İster telefondan, ister bilgisayardan. Cumhuriyet Arşiv 1930 Yılından Bugüne 5.485.115+ Haber Kupürü App Store Google Play 50 BİN + İndirme Size En Uygun Paketi Seçin 4.5 değerlendirme Abonelik Seçeneklerini İnceleyin Edebiyatın. Kültürün Nabzı Kitap dünyasına açılan kapınızı aralayın! En sevdiğiniz kitapları indirimli fiyatlarla keşfedin ve hayal gücünüzü genişletin.
Bir kadın ölürken dünya bu kadar güzel olabilir mi? Tabloya her baktığımda aklıma bu soru geliyor. Su berrak, otlar yemyeşil, çiçekler canlıdır. Söğüt dalları suya eğilmiş, doğa bütün cömertliğiyle açılmıştır. Bu güzelliğin ortasında bir kadın ölmektedir.
Ophelia'nın bedeni suyun üzerinde ağır ağır sürüklenir. İşlemeli elbisesi suyu çektikçe ağırlaşır. Kolları iki yana açıktır. Parmakları yaşama tutunmakla vazgeçmek arasında kalmış gibidir. Dudakları aralıktır. Belki son nefesini vermekte belki de kimsenin dinlemediği şarkısını söylemektedir.
Shakespeare, Ophelia'nın çevresini erkeklerin sözleri ve kararlarıyla örer. Babası ve ağabeyi, Hamlet'ten uzak durması gerektiğini söyler. Hamlet önce kalbine girer sonra o kalbin kapısını yüzüne kapatır. Babası öldürülür, sevdiği adam onu reddeder. Sarayda herkes konuşur, Ophelia'nın payına susmak düşer.
Ophelia çiçekler toplamaya başlar: Biberiye, hercai menekşe, papatya, gelincik… Söyleyemediği sözleri çiçeklere bırakır.
Bir gün dere kıyısındaki ağaca çıkar. Çelenklerini dallara asarken bastığı dal kırılır ve suya düşer. Elbisesi bir süre onu yüzeyde tutar. Ophelia şarkı söylemeyi sürdürür. Ardından kumaş ağırlaşır, su bedenini aşağı çeker.
Kendisini ölüme mi bıraktığı yoksa dünyadan ne olduğunu kavrayamayacak kadar uzaklaşıp uzaklaşmadığı tartışılır. Shakespeare kesin bir yanıt vermez. Belki de bazı ölümlerin tek bir açıklaması yoktur. Yalnızca o ölüme giden yolda birikmiş sessizlikler vardır.
Aradan yaklaşık 250 yıl geçer. Bu ölümü tuvale taşımaya karar veren John Everett Millais henüz 20'li yaşlarının başındadır. Çocuk yaşta Kraliyet Akademisi'ne kabul edilmiş, "ön-Raffaellocu"ların kurucuları arasında yer almıştır.
Ophelia'nın ölümünü atölyenin karanlığında kurmak istemez. Ölüm ne kadar gerçekse çevresindeki yaşam da o kadar gerçek olmalıdır.
1851 yazında Surrey'deki Hogsmill Irmağı'nın kıyısına gider. Tuvalini otların arasına yerleştirir. Aylar boyunca yaprakları, sazları, yosunları ve sudaki gölgeleri resmeder. Doğayı güzelleştirmez, dikkatle bakar. Belki de bir insanın ölümünü anlatmanın yolu, çevresindeki yaşamı eksiksiz göstermekten geçmektedir. Doğa tamamlanınca geriye Ophelia kalır.
Millais'nin karşısına Elizabeth Siddal çıkar. O yalnızca ressamların aradığı bir yüz değil, şiir yazan ve resim yapan bir kadındır. Ne var ki sanat tarihinin kadınlara sıkça yaptığı gibi yapıtlarından önce yüzü hatırlanır.
Atölyeye büyük bir küvet yerleştirilir. Elizabeth'e ağır, işlemeli bir elbise giydirilir, suyun sıcak kalması için küvetin altına lambalar konur.
Elizabeth suya uzanır. Saçları küvete yayılır, kollarını iki yana bırakır. Elbisesi suyu çektikçe göğsüne çöker. Millais çalışmaya dalar. Lambalar söner, su soğur; Elizabeth pozunu bozmaz.
Tuvaldeki kadın ölürken model üşümektedir. Ophelia'nın dudakları resimde aralanırken Elizabeth'in dudakları soğuktan titremektedir.
Sonunda hastalanır. Babası doktor masrafının ressam tarafından karşılanmasını ister. Bu ünlü tablonun arkasında, soğuk bir küvette saatlerce bekleyen genç bir kadının bedeni vardır.
Millais tabloyu 1852'de tamamlar. Ölümle yaşam tuvalde birbirine karışır. Gelincik ölümü, papatyalar masumiyeti, hercai menekşeler karşılıksız aşkı çağrıştırır. Çiçekler yalnızca süs değildir, Ophelia'nın söyleyemediği sözlerdir. Kadının çevresinde açan doğa, cenazesine katılmış sessiz bir kalabalığı andırır.
Bu tabloya baktığımda yalnızca Shakespeare'in Ophelia'sını görmüyorum. Suyun içinde iki kadın yatıyor: Biri, erkeklerin yazdığı bir oyunda sesini kaybeden Ophelia. Diğeri, erkeklerin resmettiği tablolar arasında sanatçı kimliği gölgede kalan Elizabeth Siddal. Biri çiçeklerini suya bırakır, diğeri bedenini.
Belki de bu yüzden sudaki kadın ölü görünmez. Yüzünde korku yoktur. Yardım istemez, çırpınmaz. Sanki yaşamın gürültüsünden sonra ilk kez kendi sessizliğine kavuşmuştur.
Tablonun önünden ayrılırken geriye o aralık dudaklar kalır. Ne söylediğini duyamayız. Belki Hamlet'in ismini fısıldamakta, belki babasına seslenmektedir. Belki de onu güzel bir ölümün içine hapsedecek olanlara, bizim sesimizden şöyle demektedir:
"Beni çiçeklerin arasında hatırlamayın. Suya düşmeden önce neden kimsenin elimi tutmadığını hatırlayın. "