Geçmişi değil, geleceği özlüyoruz

· Cumhuriyet

Geçmişi değil, geleceği özlüyoruz

Kaybettiklerimiz çoğaldıkça geçmiş daha sıcak, daha sade ve daha anlamlı görünmeye başlıyor. Oysa özlediğimiz belki de o yılların kendisi değil, o zamanlar geleceğe bakarken taşıdığımız umut, merak ve henüz gerçekleşmemiş olasılıklar. Retrotopya, geçmişi güzelleştirmekten çok bugünün bize eskisi kadar parlak bir gelecek vaat edememesinin hikâyesi.

Bütün Cumhuriyet arşivi her yerde ve her an yanınızda. İster telefondan, ister bilgisayardan. Cumhuriyet Arşiv 1930 Yılından Bugüne 5.485.115+ Haber Kupürü App Store Google Play 50 BİN + İndirme Size En Uygun Paketi Seçin 4.5 değerlendirme Abonelik Seçeneklerini İnceleyin Edebiyatın ve Kültürün Nabzı Kitap dünyasına açılan kapınızı aralayın. En sevdiğiniz kitapları indirimli fiyatlarla keşfedin ve hayal gücünüzü genişletin.

Yazılarımın yayımlanmasından bir iki gün sonra uzun bir ileti veya daha da uzun bir e-posta atar, beğendiği yönlerine değinir, bazen kibarca eleştirilerini ekler ama mutlaka yaptığım şeyin ne kadar özel olduğunu hissettirirdi. O yüzden bu yazıyı kalbim çok kırık yazıyorum.

Sosyal medyada 40'lı yaşlar için şöyle bir yorum görmüştüm: "Öyle bir yaştayım ki kimi akranımın torunları var, kiminin çocukları yeni doğdu, kimi de hâlâ çılgınlar gibi partiliyor." İşte bu gelenler kadar gidenlerin de olduğu gerçeği beni sürekli afallatıyor. Sevdiğim insanlar, hayran olduğum sanatçılar ölüyor, hâlâ hayatta kalanların da çoğu gidip başka ülkelere yerleşiyor. Aslında kocaman bir kaybın boşluğunu 15 yıldır sol yanımda taşıdığım için biraz idmanlıydım başıma geleceklere. Babamı kaybettikten sonra, "Ben bunu görmüşüm artık kolay kolay beni yıkamazsınız" demiştim. Yıkılmıyorum da Yine de yeni bir bardağa her kahve koyuşumda, i imde eski amların yasını tutuyorum. Zaten bir gün demişti ablam: "Sen çok muhafazakârsın." Öyle şaşırmıştım ki. Ben kendimi yeniliklere açık sanırdım. Hiç bilim kurgu okumayı seven muhafazakâr mı olur? Lisans tezim makine öğrenmesi, yüksek lisans tezim sinemada dijitalleşme, doktora tezim ise performans sanatlarının sosyo-teknik dönüşümü üzerine. Yenilik benim ilgi alanımdı. Ne bileyim, teknolojinin nimetlerinden elimden geldiğince yararlanıyor, üstüne de seküler bir yaşam sürüyordum sanki. Özgürlükçüydüm de, üstelik her görüşe.

"Ülke o kadar sağa kaydı ki Nihat Hatipoğlu solda kaldı" kritiği gibi, bu son çerçevelerle, başkanlık sistemleriyle filan ülke o kadar yenilikçi ki biz, "Acaba ormanlar yerinde mi kalsa? Demokrasi de fena değildi hani. Demokrasi de fena değildi hani G ler ayrılığı da iyiydi be" deyince haliyle biraz muhafazak r kalıyoruz belki de.

Aslında "Nereye gidiyor bu insanlık? Kapitalizm her şeyi yuttu ve tüketti. Ne olacak bu çocukların, kadınların ve doğanın geleceği?" gibi klişe kaygılardan ibaret değil sadece durum. Tamam kabul ediyorum, bu sorular bazen uykularımı kaçırıyor ama mesele benim bireysel deneyimim değil, daha küresel. Kesin siz de sosyal medyada denk gelmişsinizdir 90'larda çocuk olanların o dönemleri güzellemelerine. Retrotopya diyebileceğimiz bu akım, mahalle kültürüne, internetsiz yaşama, daha az uyaranın ve daha az bilginin olduğu az dopaminli günlere, yani her şeyin daha anlamlı olduğu bir geçmişe duyulan özlemi anlatıyor. Ben de her ne kadar "Nerede o eski bayramlar?" muhabbeti yapmak istemesem de kendimi sık sık retrotopya temelli konuşmalar yaparken buluyorum. Artık ne hakkında yazmak istesem çoktan söylenmiş, tüm şarkıların çoktan bestelenmiş, tüm filmlerin bir kopyasının çoktan çekilmiş olduğu noktadaymışım gibi hissediyorum. Üretimim anlamsızlaşıyor. YouTube yeni yeni palazlanırken televizyon karşısındaki durumunu sorarlardı bazen. Ben de "Evet bir süre öyle olacak bu kadar verinin içinde ama o zaman da iyi tüketici olma sorumluluğu girecek devreye. Herhangi bir yapımcının, yayınevinin, plak şirketinin tekelinde olmadan herkes üretebiliyor, sesini duyurabiliyor olacak. İyiyi bulabilmek, tüketiciyi daha bilinçli olmaya itecek haliyle." benzeri şeyler gevelerdim. Bugün de benzer düşünüyorum ama bu bilinçli tüketici kavramının bir ütopya olduğunu kabullenmeye başlıyorum. Bu kadar veriye benim aklım yetişemiyor. Çoğumuzun yetişemiyor. O yüzden biz de ne yapalım kasetleri kalemle sardığımız, dizlerimizin kabuk bağladığı, sınavlar dışında tasasız olduğumuz zamanları, yatma vakti geldiğinden hep kaçırdığımız Pazar Gecesi Sineması'nı, MTV'yi filan güzelliyoruz. Sanki otobüste insanların sigara içtiği, tacizin ve kadın baskısının yaşamın bir parçası olduğu, durmadan şehit haberlerinin geldiği, aydınların bir otele kapatılıp yakıldığı, Susurluk'un ayrandan te bir şöhret kazandığı 90'lar aynı 90'lar değilmiş gibi.

"Nostalji," demişti Memo Tembel izer ok eski bir "Utanmadan İddia Ediyorum" k şesinde, "Ge mişe değil geleceğe duyulan zlemdir. Çünkü o geçmiş tarihteki gelecek tahayyülünüzü özlersiniz". Eh biz de geleceği çok düşüne düşüne böyle geçmişe kapandık belki de koca bir kuşak ama ne olur elimizi vicdanımıza koyup söyleyelim: Memo haksız mı? Ge miş hi bir zaman o kadar da parlak olmadı belki de. Yalnızca bizim o zamanlardaki gelecek düşlerimiz daha parlaktı.

Kaynak: Cumhuriyet · Derleyen: Elif Aktürk